Güven Borça / Marka Danışmanı
Birikim Meselesi
Rahmetli Attila Öğüd, Amerika’da reklam harcamaları bir milyar doları aştığında “artık bir sektör olduk” diye kolları sıvayan “Advertising Age” dergisi kurucularının hikayesini anlatırdı. Kendisi de Türk reklamcılığı milyar doları yoklamaya başladığında “Marketing Türkiye” dergisini kurmuş, Eli Acıman da aynı motivasyonla Kristal Elma için tarihi çağrısını yapmıştı. Jack Trout’dan Philip Kotler’e, AGB’den Nielsen’e bir çok kişi ve kurumun memlekete gelişi de, forumlar ve konferansların başlaması da belli bir hacme ulaştıktan sonra gerçekleşti.
P&G’nin seksenlerin sonunda bu ülkeye gelip ne iş yaptığını kimsenin pek anlamadığı “Brand Manager”lara Boğaz’da ev tutması ve dünya maaş ödemeye başlaması milat kabul edilse de sevgili Nükhet’in titiz çalışmaları gösteriyor ki bu topraklarda marka tohumları çok öncelerde atılmış. Can derdindeki Osmanlı’nın son döneminde öncü girişimcilerin ilk markalarımız için kafa yorduğunu görüyoruz. Zaten marka dediğiniz şey iki seminere katılıp üzerine de iki reklam yapınca olmuyor ki. Asırlık birikim ve global iddia lazım. Öyle kolay olsa, çevremizdeki ülkelerin markalarını kullanıyor, dizilerini izliyor olurduk bugünlerde.
Bizim nesil Necip Akar, Vitali Hakko, Nejat Eczacıbaşı ve Sabri Ülker gibi markanın gücünü anlamış öncü iş adamlarımızın hakkını veriyor kuşkusuz. Ancak bu çalışma Türk markalarının gelişiminde emeği olan diğer kahramanları da tanıtması açısından çok değerli öncelikle.
Bu topraklardan dünya markaları çıkması için yüz yılı aşan kültürel birikim yetmiyor. Belli bir ölçeğe ulaşılması da gerekiyor. Yani sermaye de birikmeli. 1990 yılında sevgili Vural (Çakır) Zet’i kurduktan sonra bu raporları kime satabileceğini düşünmüştük. Takip eden yıllarda kendimizi satış teşkilatlarının önünde Zet Nielsen raporlarını savunur bulduk. Nezih Neyzi’den Akın Alyanak’a bir çok öncü girişimcinin kurduğu altyapı üzerine yükselen araştırma sektörü son yirmi yılda giderek boyut ve derinlik kazandı. Ülkede çok sayıda perakende ve hane panelleri yürütülüyor bugün.
Sevgili Pelin ve Necati (Özkan) Ankara’dan gelip bir iletişim dergisi yayınlamaya başlayınca şaşırdık ama zaman gösterdi ki sektörde daha çok yer vardı ve henüz iletişim konusunda yayınlanacak yüzlerce kitap için pazar yeni oluşmaya başlamıştı. Sevgili Nühket (Vardar) kariyerini “medya planlama” alanına kaydırdığında da Ali (Atıf Bir) gazetede iletişim yazmaya başladığında da “böyle iş mi olur?” diye yadırgamıştık. Sürprizleri çabuk aştık ve dünyaya hızla uyum sağladık çünkü bu genlerimizde var. Doksanlarda pazarlama kariyerini seçen yüzlerce meslektaşım bugün çok uluslu devlerin merkez ofislerinde kariyer basamaklarını hızla tırmanıyor. Bu da bana güven veriyor. Eğer alemin kuralı “survival of the fittest” ise geleceğin bizim olduğunu emniyetle söyleyebilirim çünkü dünyada bizden daha “fit” bir millet yok. Hiç şüphesiz, önümüzdeki on yılda Türk markaları sesini daha yüksek çıkaracaklar ve Nükhet de bu kitaplardan bolca yazacak.
Philip Kotler’in ilk konferansını bin kişi sekiz yüz bin dolar ödeyip izlediğinde artık bir sektör olduğumuz tescil edilmişti. Bunu marka konferansları ve pazarlama zirveleri izledi. Hepsi kurumlaştı ve yerlerini aldılar. Bir şeylerin olması için belli bir gücün temerküz etmesi gerekiyor. Markaları oluşturacak entelektüel birikim ancak uygun ortamda çiçek açabiliyor.
Ekonomideki büyüme ve bunun getirdiği yeni fırsatlar heyecanımızı daha da artırıyor. Seksenlerde büyüyüp doksanlarda dış pazarlara açılmaya başlayan Anadolu kaplanları bugün Turquality programının da desteğiyle global marka olma cesareti ve vizyonuna sahip. Ülke büyüdü, ekonomi büyüdü, yerel markalarımız sadece reklama değil, araştırmaya, tasarımcıya, marka danışmanına, marka konferansına, PR şirketine ve medya planlama uzmanlarına bütçe ayırabilir hale geldi. İşte bu entelektüel birikim bu topraklardan çıkacak dünya markalarının en büyük güvencesidir. Artık ülkemizdeki orta boy işletmeler dahi bir marka danışmanı ile çalışacak güce ve cesarete sahip.
Babam kadar sevdiğim Attila Öğüd’ün cenazesine katılamamıştım çünkü o gün bir Anadolu kaplanına marka eğitimi veriyordum. Arkasından dergiye yazdığım yazıda da “kendisi de o eğitimi vermemi tercih ederdi” diye yazmıştım. Bugün o kaplan alanında dünya üçüncüsü ve 2015’de hedef dünya liderliği.
Bugün komşu ülkelerin çoğunda Türk dizileri izleniyor. Başlarda eleştirdiğimiz Turquality programı esaslı bir marka destek programına dönüştü. TÜBİTAK arge destekleri heyecan verici somut projeleri beslemekte. Bu topraklardaki dinamizm ve iştah geleceğe umutla bakmamızı sağlamakta.
Bir başka açılım olarak kent-marka, kişi-marka projeleri yapılmaya başlandı. Henüz yavaş gitse de kamu da bu işe uyandı. Belki de dizinin altıncı kitabı kent markalarımız olur. Yedinci kitapta da markalaşan spor kulüpleri incelenir.
Beni esas heyecanlandıran, dizinin bundan sonraki kitapları çünkü hızla değişen dünyanın yeni tarihini onlar yazacak. Özgüven ile büyümüş, tarihi birikimi sırtlamış, temel eğitimleri almış ve öncü kuşakların kurmaya çalıştığı altyapı üzerinde yükselecek yeni kuşaklar, gelecek kitapların da en büyük güvencesi. Bu ülke tarih sahnesinde hak ettiği role güçlü markaları sayesinde kavuşacak. Çünkü hepimiz biliyoruz ki bir ülke sahip olduğu markalar kadar zengindir.